19 Mart 2009 Perşembe

andırmak

"pooooooonçsiyeeeee...........pooooooonçsiyeeeee......" diye bağırarak geçerdi pencerenin önünden. doğduğumdan beri duyduğum bir ses olmasaydı ilk defa duyan herkes gibi ne sattığını anlayamazdım. ama o bana banyonun kapısının karşı duvarında çakılı olan çivi kadar tanıdıktı.

saçları kimbilir ne zaman dökülmüştü. başının hiçbir yerindeki saçları uzatıp kel kısmını kapatmaya yeltenmiyordu. camekanlı el arabası gözleri kamaştıracak kadar parlaktı. içindeki poğaçalar bir düdükle hizaya gelmiş askerler gibi dizili duruyordu. önlüğü ise beyaz demenin kâfi gelmeyeceği kadar akpaktı. bütün bunlara değil de, o bitmez tükenmez mahcup ifadesiyle bir seyyar satıcı oluşuna şaşırırdım ben. yanına gittiğimde konuşmaya çekinen bu adam sokağı dolduran hem de ara sıra genzine kaçan o sesi nasıl çıkarabiliyordu? hadi bunu yaptı, o enteresan poğaça deme tarzını nasıl geliştirmişti? karar verene kadar banyoda su sesleriyle sesini gizleyip çeşitli denemeler yapmış mıydı acaba? poğaçalarını kendisinin pişirdiğini biliyordum. o geçtiğinde saatin 08:50 olduğuna saate bakmadan emin olabileceğim bu adam kim bilir kaçta kalkıyor ve nasıl hamur yoğuruyordu? bunun bir kısa filmi olsaydı bütün dikkatim ve merakımla defalarca izleyeceğime eminim.

onun poğaçaları gibisi yok. ama neyse ki benzerleri var. andıranları..

üsküdar'da yerler de hava da gökyüzü de ıslaktı. bir hafta önce aniden bastıran yağmurda alelecale alınan şemsiyenin bir kısmı çatır çatır kırılmış olsa da hala kendisini bana siper edip ıslanmama karşı koyabilecek durumdaydı.

gri bir vitrin süsü gibi orda duran eşimin yanına gitmek için poğaçacının kapısından içeri girdim. ilk birkaç dakika ne zaman yürümeyi öğreneceğim konulu bir fırça attım kendime içimden. öyle ki, bir yere neredeyse hiçbir zaman yavaş yürüyerek gidemiyorum. koşarcasına, bitmeyen enerjimi sokaklara atmak istermişim gibi, arkamdan gelenlerin yetişmesinden endişe duyarak sanki.. halbuki durum hiç de öyle değil. yürümemi durdurduğumda bayrağı kalbim alıyor ve en az bir kaç dakika çırpına çırpına atıyor göğsümde. nefes mi alıyorum yoksa hava istemsiz bir şekilde ciğerlerime dolup boşalıyor mu bilemiyorum. bütün kanımı beyaz tokalı bir hemşire kocaman bir deney tüpüne çekmiş gibi mecalsiz kalıyorum olduğum yerde.

iki poğaça istiyorum dedim. bir de çay. ama küçük olsun. poğaçalar da 'sakın' kesilmesin.

"pembe ve gri birbirine ne kadar yakışmış. gömleği ütülense daha iyi olurmuş. nasıl üşümüyor bu soğukta?"

gözlerine baktım. kestane şekeri gibiydiler. "uzun zamandır kestane şekeri yemedim. hatta kestane bile yemedim."

bardağıma bir bütün şeker attım. onun tabağının kenarında duran yarım şekeri alıp onu da attım. işte tam istediğim karışım. "bir biyokimya laboratuvarındaki birbuçuk şekerli çay bardağı.."

ordan burdan, öyle böyle...

önümdeki poğaçadan bir ısırık daha alıp çayımdan bir yudum içtim. tam da bu ikisinin arasındaki kısa boşlukta yüzük parmağımdan alyansımı çıkarıp masanın ortasına bıraktım. yüzüne üflenmiş bir yavru kedi gibi gözlerini kırpıştırdı. başını yarım santim kadar geriye attı.

elim şişti dedim. yüzük sıkıyor.

"bu poğaçalar hiç de pooonçsiye amca'nın poğaçaları gibi değil. andırıyor sadece."

8 yorum:

jora silverstone dedi ki...

gerçekten çok lezzetli bir yazı olmuş.

vedide yalınayak dedi ki...

aman efenim iltifat buyuruyorsunuz. o sizin lezzetiniz olmasın :)

jora silverstone dedi ki...

o sizin teveccühünüz olmasın? :)

gazoz kapağı dedi ki...

Yazının kıvamı bir yana beyefendi cennete girecek senin sayende

vedide yalınayak dedi ki...

cennet iyidir. girmek lazım bi şekilde ;)

M.R.B. dedi ki...

benim kafam civiye takildi, duz kafalisini mi kasdettin, cengel kafalisini mi?

vedide yalınayak dedi ki...

:)
düz kafalısı.

:) dedi ki...

bes kere arka arkaya okumak istedim ama karnım da acıktı bi yandan. naapsam naapsam..