dertli bülbül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dertli bülbül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2013 Cumartesi

dil

üzüntümü anlatacak kelimeler bulamıyorum. yorgunluğumu. bezmişliğimi anlatamıyorum. hayaller bile zor anlatılırken hayal kırıklıklarını anlatmaya gücüm yetmiyor. bir söylesem bin ah işiteceğimden değil, ahları işitiyorum, konuşamıyorum.

hiçbir dil bilmiyorum bugün.

22 Ocak 2013 Salı

düşkün

sizi çok yormıycam, kendim ölsem beni gömer misiniz?

-------------

filipinler de uzak, amerika da. inanır mısın sokağıma paralel sokak uzak. kollarımı açtığımda ellerim uzak. sustuğumda sesim.

düşündüklerim uzak bana. kalbim uzak. nasıl oluyor, boğazımda patlarcasına atarken o kalp, sen uzak mısın, bu kalp niye uzak?

hiçbir şey söylemeden her şeyi söyleyen insanlar var dünyada. her şeyi söyleyip hiçbir şey söylemeyenlerle yan yana..

böyle keder görmedim. kederin binbir şeklini gördüm de böylesini görmedim. di. " dum di dum, dubidum duriba"

-------------------

sana söylemek istiyorum aslında vedide. usul usul anlatmak, yer yer bağırmak istiyorum. saatlerdir içimi yakan tadını hissettiğim fakat bir damlasını yüzüme bırakıp ziyan etmediğim bütün ağlamalarımla, gözlerine baka baka susmak da istiyorum. ah ne çok şey istiyorum.

olmaz.


11 Ocak 2013 Cuma

gitme

Bugün annemin saçlarını sevdim. Uzanmıştı. Bana rüyalarından bahsetti. Yakında gerçekleşen en güzel hatıralarından.. Annem bana ölümden bahsetti. "Artık başka bir gözle bakıyorum ölüme." dedi. Ben onun saçlarını sevdim. Ara ara öptüm, kokladım. Annem uzanmıştı. Başı ellerimin arasında. Annem bana ölümünden bahsetti. Yine öptüm onu, yine kokladım.

Annemin ölüm haberini ilk alışımda dokuz yaşındaydım. Evde yalnız mıydım, evet galiba yalnızdım. Annem büyük bir ameliyat geçirecekti o gün. Daha sonra geçireceği onlarca büyük ameliyatın belki de en büyüğü. Okuldan eve gelmiştim. Telefon çalmıştı. Telefonu açmıştım. Ağlayan bir kadın sesi duymuştum. Bana "anneni kaybettik kızım" demişti. Onu teselli etmemi ister gibiydi.

Sonrasını hatırlamıyorum pek. Anneannemin dolabındaki Maltepe paketinden bir sigara almıştım. Ağlamıştım çok.. Çok hatırlamıyorum. Anneannem ne zaman gelmişti. Karşımda diz çöküp ne kadar beklemişti ağlayarak, çok hatırlamıyorum. "Annen ölmedi, ben gördüm. Ölmedi." diye kaç kere söylemişti. Hatırlamıyorum çok.

Annemi kendi gözlerimle görene kadar buna inanmadım. Kar yağmıştı İstanbul'a. Hastanenin odasından görünen çam ağacı yeşil-beyaz bir şenlik yeriydi. Annem onu seyretmeyi nasıl da sevdiğini söylemişti. Ben annemi seyretmeyi çok sevmiştim.

Sonra, defalarca ama defalarca annem ölümden döndü. O ilk ameliyatta kalbi durduğunda "bu kadının dört çocuğu var, ne olur biraz daha uğraşalım, bırakmayalım." diye hocasına yalvaran doktor amcayı hiç tanımadım. Ama hiç unutmadım da onu. Sonra annem defalarca ölümden döndü, evet.

En gizli köşelerini öğrenecek kadar tanıdım hastaneleri. Yoğun bakım odalarının sessizliğini, bu hastanenin morgu nasılmış diye kolaçan ettiğim morgların soğukluğunu iyi biliyorum. Gece uykusunda annemin nefesini kontrol etmenin bakkaldan ekmek almak kadar doğal olduğu zamanları yaşadım.

Ama hiç. Dokuz yaşımdan beri hiç. O acıya bu kadar yaklaşmadım. Annem uzanmış, güzel hatıralarından ve ölümünden bahsediyordu. Ben onun saçlarını seviyordum, öpe koklaya.

25 Kasım 2012 Pazar

tüme varım

hep sana konuşuyorum aslında. baktığım herkeste senden bir şeyler var. her birine bir dolu cümle kuruyorum ve içine bir kelime saklıyorum. sadece sen birleştirebilirsin onları. sadece sen bilirsin ne dediğimi. bir tek sen bilirsin kimliğimi.

dönüp durdum da başımı koyacak boş bir omuz aradım.. fakat hepsinde melekler vardı.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Gazze Kasım 2012

Savaş var.

Utandığında yanakları al al olan genç kızlar, hayatını - ailesini kurmaya hazırlanan heyecanlı genç hanımlar, ilk bebeğine süt emziren gözü yaşlı - dili dualı taze anneler, evlatlarını boy boy sıraya koyup her biriyle apayrı ilgilenen tam zamanlı valideler, yılların yorgunluğu bir torunun küçük kollarını doladığı omzundan silinen nineler, hepsi, o savaştalar.

Evlerin kapılarının izdüşümünde bütün heybetiyle maneviyatı duran babayiğitler ve onların çocuk halleri ve onların genç zamanları ve onların kocamışlıkları, hepsi savaştalar.

Zaten karanlık olan dünyanın kapkara bir yerinde gözünü dahi açamamış bebekler, annelerini gülmekten çok ağlarken görmüş çocuklar, onlar da. Savaştalar.

Bir bardak su verdiğinde biri yoldan geçen amcaya, amca "ölmüşlerinin canına değsin" dediğinde, onların o ölmüşleri trafik kazasında, deprem zamanında veya kalp kriziyle ölmüş olmuyor ekseriyetle. Çünkü onlar savaştalar.

Bir savaş var orda. Yerdeki kanı süpüren çocuğun gözleri var.

O çocuğun gözleri önünde bir savaş var.

25 Mart 2012 Pazar

hu da bu ya

aynı yerden düşmüyorum hep biraz daha yüksekten. aynı yere düşmüyorum, hep biraz daha yükseğe. aynı oranda düşüyorum ama. canım aynı acıyor.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

yazı-k-arışık

bugün dünya çok karışıktı.
bütün denizler bir yere toplansa, bütün dağlar yan yana konulsa, bulutlar bir yerde dursa, düzlükler dürülüp yerleştirilse bile bir işe yaramazdı.
bugün dünyam çok karışıktı.

13 Kasım 2010 Cumartesi

tumturak

bugün, tak tak tak önüme koyulduğunda fark ettim, ne sefil yaşadığımı-zı.

zannetmek istiyorum ki bir benimdir böyle yaşayan bir sen bir de o. o kadar da çok değildir. ama biliyorum ki o kadar da çok. arada tek tük önünde saygı duruşu yapılası aileler, insanlar var, o kadar.

tak- artık sabah kahvaltısı da kalktı. biri kalkıp okula gidiyor, biri işe, diğeri başka yere koşuyor.
tak- ancak beraber akşam yemeği yenecek, onda bile bir arada olunmuyor.
tak- her evde birkaç televizyon var. baba haberlere bakarken oğul maç seyrediyor, kız dizi izliyor..
tak- çeyizlere koymaya uzun, çift kişilik yastık da yok artık çarşılarda. artık gençlerimiz bir yastıkta kocamıyor.
tak- yalnızlaşıyoruz.
-------------------------------

çocukluğumda, babamın gözümüzün önüne koyduğu iki yazı vardı. bilmiyorum, kaç yüz kere okudum onları.
"yaşamak sanattır" ve "insan incelik, zerafet ve letafet demektir." 

böyle hatırlıyorum.

ah, hatırlamak acımı çoğaltıyor. her iki cümle, iki yanağıma art arda atılan iki tokat gibi. bu beceriksizliğimle.

30 Ekim 2010 Cumartesi

boş

"burası fazla mı kalabalık oldu? nefes alamıyorum sanki. bi pencere açsak?"

herkes mutlu mesut otururken böyle bir ses çıkarsa birinden, o ya benimdir, yahut iyi anlaşacağım biri.

"üşümediğini düşünürsen üşümen geçer."

titreyen birine verilebilecek bu naçizane tavsiye verebileceğim eldiven, atkı ya da şalım yoksa benim tarafımdan verilmiş olabilir. belki de iyi anlaşacağım biridir.

"düşüncelerinle çağırırsın olacakları, zanların vücut bulur çoğu zaman."

bu çok sinir bozucu olabiliyor. biliyorum. bu kadar keskin olmasa da söylemeden edemiyorum. söyleyen başkaları varsa, değerlendiririm.

şimdi, güzel şeyler düşünmeye çalışarak, buranın fazla kalabalık olmadığını varsayıyorum bir pencere açıyorum ve buna rağmen üşümüyorum.

-----------------

çok yorgunum blogcuğum. içimde korkunç bir boşluk var ve nereye çeksem orayı da kaplayarak büyüyor. konuşmakta da dinlemekte de zorlanıyorum. kalbim gelişigüzel atıyor ve bir dediği diğerini tutmuyor. 'hadi yaşadın! yarın öleceksin.' desen sevinirdim ya, ona bile mecalim yok.

13 Ekim 2010 Çarşamba

uykucuğum

uykucuğum biz seninle ne güzel serüvenler yaşadık. kimse bilmez, çok maceralar atlattık. uykucuğum, seninle gördüklerimin yarısını görmedim açık gözümle. seninle hissettiklerimin yarısını hissetmedim titreyen kalbimle.

uykucuğum, beni bırakma.
uykucuğum ne olur, gündüz gelme gece gel.

25 Haziran 2010 Cuma

iç dökme

içim, dökülme
ortaylığa saçılma
rüzgârlara kapılma
bu derde bir 'ah' yeter.

28 Mart 2010 Pazar

bir kaç şey ve kaç? ve kaç!

şimdi sana bir şey anlatacağım:

geçen gün leylekleri gördüm. havadaydılar. oldukça da kalabalık bir sürüydü.

ben leylekleri görürken, istanbul'un en güzel yerlerinden birindeydim. tek topuğumun üstünde dönerek; annemi, babamı, kardeşimi, marmara denizini, yeşilköy'ü, topkapı sarayı'nı, sultanahmet'i, ayasofya'yı, beyazıt kulesi'ni, süleymaniye'yi, fatih camii'ni, haliç'i, boğaz'ı, galata köprüsü'nü, galata kulesi'ni, karaköy'ü, cihangir'i, taksim-tepeüstü'nü, fındıklı'yı, dolmabahçe'yi, levent kuleleri'ni ve hatta boğaziçi köprüsü'nü iki saniye içine görebilecek bir mevkîdeydim. elimde bir dürbün vardı ve leylekleri yarım saatten uzun bir süre müşahede ettim. tam benim üzerimde döndüler, birbirlerinin arasından geçerek bir gösteri gerçekleştirdiler, gidip the marmara civarında aynı şeyleri yaptılar, parçalanıp selimiye'nin üzerinde birleştiler, hep beraber topkapı sarayı'nın üzerinde bir ayin yaptılar ve tekrar tam üstüme geldiler. dönüşleri, inip-çıkışları, önden arkaya geçişleri, birbirlerinin üstünden-altından uçuşlarıyla leylekleri  her açıdan seyretme imkanını buldum. en çok arkaya uzattıkları ayaklarını seviyorum. o uzun, o ince.. ondan sonra da parmaklar gibi ayrık ayrık duran kanatlarının uçlarının siyaha boyalı oluşuyla sergiledikleri zerafeti. ondan sonra da gagalarının belli belirsiz kızıllığını.

bir gün evimden uzaklaştım ve geri döndüğümde sahip olduğum gözler, giderken götürdüğüm gözlerle aynı değillerdi. eve geldikten sonra, balkondan mandal almak yahut izmarit çöpüne kültablasını boşaltmak gibi basit bir iş için çıktığım balkonda başımı kaldırdığımda aniden karşımdaki ağacın bembeyaz çiçekleriyle karşılaştım. neredeyse çığlık atacaktım.

bir kedide en sevdiğim renk kül kızılı griliğidir ve en sevdiğim kediler tüyleri en az 7 cm. uzunluğa erişmiş olanlarıdır. ama yüzü düz olanlar değil, burunlu kedileri severim. işte tam da bu tarife uygun bir kedi, balkonumun karşısındaki beyaz çiçek dolu ağaçta ayaklarını sallandırmış oturuyordu. hatta uyuyordu. onu da seyrettim.

oğlumu okulundan almaya gittiğimde, bana, "kalemin var mı?" diye sordu. tükenmez kalemimi istemedi. kurşun kalemimi verdim. cebinden çıkardığı bir kağıdı bahçe duvarına dayayıp o küçük ve yazmayı yeni öğrenmiş elleriyle kağıdın üstündeki metnin altına el yazısıyla bir "son" yazdı ve kağıdı tekrar katlayıp bana verdi. verirken de "sana mektup yazdım, buyur" dedi. biz mektupları aldığımızda önce öper, sonra da bağrımıza basarız. öyle yaptım. açıp okudum oracıkta, şöyle yazıyordu:
"Annecim ben seni çok seviyorum.
sende beni seviyormusun.
Bir şiyir bir anne bir çocuk
bir birbirini çok seviyormuş
Son"

bugün trende ders çalışıyordum. ders dediysem, derste okunacak kısımları önceden okuyordum ki, anlayışımın kıtlığını bir nebze olsun engelleyebileyim. denedim, böyle daha elverişli oluyor. sonra şu beyitlerle karşılaştım:

"ten, güzelliğine ve parlaklığına mağrur olarak nazlanır.
ruh ise kendi letafetini gizlemiş olduğu halde

o bedene der ki: hey süprüntülük; sen kim oluyorsun?
bir iki gün benim nurumla, benim sayemde yaşıyorsun

gururun ve nazın dünyaya sığmıyor
hele sabret ki, ben senden sıçrayıp ayrılayım

hararetli dostların sana mezar kazarlar,
seni yılanlarla karıncalara gıda olmak için toprağa gömerler

sana karşı ölürcesine muhabbet gösteren,
neşrettiğin kokudan burnunu tıkar."

bugün boğazın karadenize yakın bir kısmında bir kaç saat geçirdim. boğazın bir nehir gibi kıvrıla kıvrıla akıp gittiği o mekanda akşamı akşam ettim. güneşin kızıllığıyla kalbimin kızıllığı birbirine denk düştü. sustum sustum, dinledim.

hüznümü gizleme gereği bile duymadan gezdim durdum bütün gün. sonra bir kadınla karşılaştım. karşılaştım dediysem, bu karşılaşma için onlarca kilometre yol katettim. onun atmosferine girdiğim anda başladım şakımaya. güldüm ben, gerçekten.

nedense o kadın orada kaldı. ben kendimi alıp gittim yanından.

hayat diyorum iki gözüm, geçip gittiğinde azımsayacağımız bu hayat, ne kadar da uzun sürüyor.
bütün güzelliklerini gördüğüm halde içim nasıl da hüzne boğuluyor.
güzellikler az güzel olduğundan değil, hüznüm çok hüzün olduğundan böyle oluyor.

27 Mart 2010 Cumartesi

yaşlandım ben bugün

http://www.mrbozkurt.net/blog/34 bu adreste okudum "braveheart filminde william wallace’in dedigi gibi, herkes ölüyor da, herkes gercekten yasamiyor…"  cümlesini. 


içim burkuldu. 


çok uzun zamandır, belki on senedir, erteliyorum. 


ertelemek öyle yorucu bir iş ki. yapıp bitirdiğin her şey yükünü hafifletirken, ertelediğin her şeyi sırtında taşırsın. 


benim bugün ümidim çok az. 


yarına allah kerîm.