Biri var, onyıllar önceydi, karşıma geçip hiç de duymak istemeyeceğim şeyleri ardı ardına söylemişti. Hiç hoşuma gitmemişti söyledikleri. İçim burkuldu, canım acıdı. Gözlerine bakmıştım. O kocaman bakan laciverte çalan mavilere. Üzüldüğünü görmüştüm. Benim için üzülüp hoşuma gitmeyen o şeyleri söylerken o söylediği şeyler yüzünden üzüldüğüme üzüldüğünü. Ona sakince tamam, dedim. Tamam, teşekkür ederim. Bunları bana söylediğin için teşekkür ederim.
Ben o sıralar telefon defterini almış -o sıralar telefon defterleri vardı- a’dan z’ye isimlerin üstünü çizmekle meşguldüm. Mecaz tabi. Ama onun gibi bir şey. Yüzlerce isimden on-onbeş tane bırakmışım gibi düşünün. Öyle gerekiyordu, yeni bir deftere geçiyordum.
İşte o laciverte çalan mavilere bakarken ve tamam derken içimden şöyle diyordum. Tamam, sen kalıyorsun. Allah bir, seni bırakmayacağım.
Bırakmadım onu. Beni sevmediği zamanlar oldu. Beni çok sevdiği zamanlar oldu. Beni fark etmediği zamanlar oldu. Beni kıskandığı, beni küçümsediği, beni ululadığı zamanlar oldu. Ben onu bırakmadım. Ara sıra uzaktan baktım. Bazen çok yaklaştım. Hayatının çok önemli yerlerine bir şeyler koydum. Mesela zaman beni silse, ben hiç var olmamış olsam, benim etkilerimin tümü silinecek olsa dünyadan ve olmaz ya o etkiler de başka bir şekilde zuhur etmemiş olsa, her rüzgara bir dans uydurup salınan bir servi gibi boylu boyunca uzanan o güzellik tırmanacak bir ağaç bulamamış bir yer sarmaşığı gibi kalırdı belki de. Hiç de mütevazi olmadı biliyorum. Ama öyle.
Bunun ayna etkisi yok mudur sizce? Kuantum dolanıklığı ne diye aklıma geliyor bunları söyleyince?
İşte o, o velinimet, o hayat ışığı, o karanlıklardan cevher çıkaran, o karmakarışık sesleri hizaya koyup şarkı yapan, o zamanın anlarından kolyeler dizip boyunlara takan, o şükür vesilesi, o.. bana bir şey söyledi geçen. Hiç de hoşuma gitmeyecek bir şeyi çok hoş söyledi. Hoş söyleyişiyle üzülmeme imkan vermediğini bildiğinden olsa gerek, güle güle söyledi.